Mekânın Kurduğu Bir Hayat: Seksek İzlerinden Akademiye
Eva Şarlak
Eva Şarlak, iki farklı din ve kültür arasında kurduğu yaşam deneyimiyle, çalışmanın özgün anlatı katmanlarından birini oluşturuyor. Babası Rum, annesi Yahudi olan Eva Şarlak’ın çizgi öyküsü, kendisiyle yapılan görüşmelerden yola çıkarak hazırlandı ve yaşamındaki dönüm noktalarını kaleme aldığı metinler eşliğinde sergi salonunda yer alıyor. Eğitimci kimliği ve gençlere aktardığı kültürel birikim aracılığıyla yalnızca ders içeriği değil, yaşam bilgisi ve kültürel miras perspektifini paylaşmasıyla da serginin düşünsel çerçevesine katkıda bulunuyor. Annesinin vefatını takiben yapılan birinci ay Meldado töreni için yazdığı “Annem Sara Ildır’ın Ardından” isimli mektup ise, Eva Şarlak’ın kendi toplumuyla müzakeresini belgeliyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde seksek oynayan küçük kız
Çocukluğumun en masum anları, annemin memur olarak çalıştığı İstanbul Teknik Üniversitesi’nin tarih kokan koridorlarında seksek oynadığım günlerdi. O taş koridorlarda koşuştururken annem dönemin duayen hocalarıyla yan yana çalışıyor; kadın olarak varlığını, emeğini görünür kılmaya çabalıyordu. Evde ise bambaşka bir sahne vardı: Annem bana ve kardeşim Roza’ya “başarılı olun”diye baskı kurarken, babaannem bu baskıya karşı çıkar, biraz da takılarak o meşhur cümleyi söylerdi: “Sara kızım, bu çocukları profesör mü yapacaksın? Annem ise sessiz ama kararlıydı: “Ben yaşadığım müddetçe, evet profesör olacaklar” derdi. İşte o küçük kızlar o gün seksek oynarken aslında bilmeden annelerinin kırılmayan direncini devralıyordu. Yıllar sonra aynı koridorlara biri profesör olarak dönmesi, diğerinin Saint Benoit’da Fransızca öğretmeni olarak yaşamını sürdürmesi kadının görünmez gücünün en somut cevabı oldu.
Ortaköy’deki küçük mahalle ilkokulundan Merkez Rum Kız Lisesinin ilkokuluna transfer
Ortaköy’deki küçük mahalle ilkokulum, azalan Rum nüfusu nedeniyle sessizce kapanırken, biz hâlâ “un,deux, trois” güzellik/çirkinlik ve saklambaç oynadığımız o harika bahçesinin büyüsünü taşıyorduk. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolan okulun bugün bir cafeye dönüşmesi, çocukluğumuzun seslerini yavaşça geride bırakan bir dönüşümün sessiz izi gibiydi… Bu kapanışla yolum Merkez Rum Kız Lisesi İlkokuluna düştü. Bana dev görünen koridorlar, tezyinatlı ahşap tavanlı tören salonuyla iç içe geçtiği dünyayı ilk kez daha büyük ve daha renkli bir yer olarak görmemi sağladı. O kocaman okulun içinde küçücük kalışımın o eve giden o uzun yolun sessizce içime işlediği bir duyguydu.
Lise son sınıfa kadar eğitime Fransız okulunda devam etmek
Çocuk yaştayken yepyeni bir dilin, farklı bir kültürün ve bir eğitimin içine adım atmak büyüleyiciydi. Okulun yüksek tavanları, disiplinli düzeni ve her sabah duyduğum Fransızca selamlar, dünyamı genişletmişti. Çoğu zaman kendimi aşmaya, anlamadığım bir dili anlamaya, her gün biraz daha güçlenmeye çabaladım. Ama bir yandan da o okul bana başka bir şey öğretti: kendine inanmayı ve dostluğu. Okulda farklı kültürlerden gelen arkadaşlarım, başka inançlara sahip gençler, rahibeler… O yaşta bugün kimlik dediğimiz şeylerin hiçbirine anlam yüklemez, ayırt etmez hatta bilmezdik de. Bizim için tek gerçek vardı: birlikte gülmek ve birlikte büyümek. Belki de bu yüzden o yıllar, içimde sessizce filizlenen en değerli bilinci oluşturdu: Önce sevmeyi öğrenmek. Ufkum, merakım ve kendime duyduğum güvenin ilk nüveleri, o okula adım attığım gün kalbime sessizce yerleşmişti.
Hayalimdeki eğitim: Arkeoloji
Klasik Arkeolojiyi kazandığım gün, toprak benim için sadece toprak değildi; Homeros’un dizeleri, antik tanrıların fısıltıları, eski uygarlıkların bıraktığı izler… Hepsi çocukluğumun hayal gücünde birbiriyle konuşan sessiz kahramanlardı. Okul büyüleyiciydi; koridorlarında antik çağdan kalma bir esinti dolaşıyordu. Yunancaya hâkim olmam ayrı bir kapı araladı. Bir anda metinlerin iç dili açıldı; antik düşüncenin ritmini, mitolojik anlatıların sesini daha yakından duymaya başladım. Arkeoloji benim için mitolojiden aldığım heyecanın, dillerle kurduğum bağın ve geçmişe duyduğum içine çağıran derin ilginin kusursuz bir buluşmasıydı. Hayal gücümün yıllarca beklediği beni sonunda bulmuştu.
Ortaköy’den Bağdat caddesine
Ortaköy’deki çocukluğumun, yolu ikiye bölen deresi, yaz akşamlarında babaannemin boyalı evinden sesini dinlediğim o sakin su, bir gün asfaltın altında kayboldu. Mahallede su getiren saka Salih, bisküvi aldığımız bakkal Ziso, Lido, İstanbul Yüzme İhtisas ve Ortaköy hamamı diğer tanıdık yüzler, o eski ritim yavaş yavaş silinirken bir şeyler de değişiyordu. Bağdat Caddesi düzenli, modern ama bana biraz da yabancı bir dünyanın kapısıydı. Ortaköy’ün o mahalle sıcaklığından sonra yeni bir hayata adım atmak hem heyecan verici hem de biraz hüzünlüydü. Bir yandan büyüyordum, bir yandan da çocukluğumun seslerini yavaşça ardımda bırakıyordum. Bugün dönüp bakınca, o taşınma yalnızca bir ev değiştirmek değildi; mekânın hayatımızdaki yerini, hafızanın şekil değiştirme biçimini ve insanın kendini yeniden inşaa etme gücünü yaşamın bana sessizce öğrettiği dönüşümlerden biriydi.
Eşimle tanışma ve çocuklarım
1988’de tanıştığımızda konuşması insana iyi gelen, güven veren bir hali vardı. Ne abartı, ne gösteriş… Sanki uzun zamandır tanıdığım biriyle karşılaşmışım gibi doğal bir uyum hissettim. O, Avusturya Lisesi’nin ardından Avusturya’da üniversitesini bitirip yurda dönmüş, kendi kültürel birikimiyle dünyaya bakan biriydi; ben ise akademik hayatın tam ortasında, kendi yolumu açmaya çalışan bir genç kadındım. Bu farklılıklar konuşmalarımızı daha zengin, birbirimizi anlamayı daha kolay kıldı. Farklı kültürlerden geliyor olmamız hiçbir zaman aramıza mesafe koymadı; aksine, birbirimizi anlamayı kolaylaştırdı. Bazen ilişkiler güçlü duygularla değil, böyle sessiz bir tanışıklık hissiyle başlar ya; yüksek lisans tezim için belgeler peşinde koşarken, yorucu dönemlerde eşim hep yanımda oldu. Destek olmak için gerçekten çabalayan, yükü paylaşan, benimle birlikte düşünen biriydi. 1993’te ikizlerimiz doğduğunda ortak denge birlikte karar vermeyi, birlikte yürümeyi, birlikte omuzlamayı öğrendik. Bizim hikâyemiz, en çok da bu yüzden güçlü oldu: Sessizce kurulan bir uyumun, yıllarca korunan bir güvenin ve hayat boyu sürecek bir yol arkadaşlığının üzerine inşa edildi.
Üniversite’de yüksek lisans, doktora ve çocuklar
Sabahları erkenden evden çıkıp kütüphaneye koşuyor, belgelerle uğraşıyor, gecenin geç saatlerine kadar yazıyordum. O dönem yalnızca bir öğrencilik çabası değildi; bir yandan anne olarak ayakta kalmaya, bir yandan akademik hayatın kapılarını zorlamaya çalışıyordum. Tam bu kesişimin içinde, bir gün bir isim Filiz Özer hayatıma yerleşiverdi. Hocadan çok daha fazlasıydı… Heyecanlı sesi, aklı netleştiren bir bakış, varlığıyla “devam et” diyen bir duruş. Annemin desteği omzumdaydı; Filiz Hoca da onun yanına, sessizce yerleşti. Evde de bu bağın izleri vardı. Çocuklar daha küçücükken ben kapıdan çıkarken, “Filiz Hoca’ya gidiyorum” cümlesi günlerimin olağan bir parçasıydı. Bu öyle sık tekrarlandı ki, yıllar sonra kreşe başladıklarında bir sabah bana bakıp gözleri dolarak şunu söylediler: “Anne burada Filiz Hoca yok.” O an içimde garip bir sıcaklık hissettim. Onlar için okullarda hep bir Filiz Hoca vardı. Demek ki benim için akademi ne kadar bir yuva olmuşsa, onların dünyasında da o kadar yer etmişti. Ben tez yazarken büyüdüler; onlar büyürken ben akademide kendi yolumu buldum. Belki de bu dönem, hepimizin aynı anda şekillendiği bir ortak hikâyeydi.
Çocukken seksek oynadığım İTÜ koridorlarından öğretim üyeliğine ve Işık Üniversitesi’nde profesörlük
Akademik yaşamımın en uzun adımlarından biriydi Işık Üniversitesi yolculuğu. Yıllar içinde dersler, öğrenciler, kurul toplantıları, dekanlık, bölümlerin taslakları arasında kendi ritmimi buldum. Günler telaşlı, kimi zaman sessiz ama hep üretken geçiyordu. Fark etmeden, üniversitenin değişim hikâyesinin içinde yerimi almıştım. Zaman ilerledi ve bir gün elime geçen karar, benim için sadece bir ünvan değil anneme bir armağandı profesörlüğüm…
Yıllarca üst üste konan küçük çabaların, sabrın, ders ders, dönem dönem örülen bir yolun tamamlanışı gibiydi. Sanki uzun bir yolculukta durup arkaya bakmışım da, sessizce yürüdüğüm bütün güzergâh ortaya çıkmış gibi. Yolum yeniden İTÜ’ye düştü. Çocukluğun seksek oynayan kızı olarak değil; kendi sesiyle ders veren biri olarak…
Koridorlardan geçerken daha çok, insanın hayatında yolların dönüp dolaşıp aynı getirdiğini düşündüm farklı kimliklerle. Belki de hikâyenin en güzel yanı buydu: Çocukluğuma tanıklık etmiş bir kurumla, yıllar sonra profesyonel olarak buluşmak… Hem tamamlanmış bir daire, hem de yeni bir sayfa gibiydi.
Çizer: Eda Çağıl Çağlarırmak
Eva Şarlak
Evangelia Şarlak, Bizans ve post-Bizans dönemi ikonografisi, Kültürel Mirası Koruma, İstanbul’daki Rum Ortodoks mimarisi, Mezarlık tipolojileri ve Tasarım Tarihi alanlarında çalışmaktadır. İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji lisans eğitiminin ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Sanat tarihi programında yüksek lisans ve doktora derecelerini tamamlamıştır; Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri International Visitor programına katılmaya hak kazanmış ve konservasyon/restorasyonları programlarını izleme imkanı bulmuştur. Akademide idari görevler de üstlenmiş olan Şarlak’ın ulusal ve uluslararası yayınları, konferansları, kitapları, araştırma ve danışmanlık yaptığı kültürel miras projeleri vardır. Evangelia Şarlak, lisansüstü tezler yönetmekte ve sanat tarihi ile kültürel mirasın korunması alanında aktif akademik katkılar sunmaktadır. 2012 yılından itibaren Işık Üniversitesi Sanat, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Görsel Sanatlar bölümünde profesör olarak görev yapmaktadır. Evli ve ikiz kız annesidir.