Skip to content Skip to footer
Rea1
rea_symbol

Pedal Çeviren Kadınlar

Rea Stathopulu

Boğaziçi
15 Haziran 1955, Çarşamba

Sevgili günlüğüm,
Çimdik

Bugün anneannem büfeden küçük bir peçete aldı, kafasına koydu, Samatyaya babasını ziyaret etmeye gideceğini söyledi. Margarita’yla öldük gülmekten. Annem engel olmaya çalıştı, beni yardıma çağırdı. Anneannem kısa boylu, zayıf, bir deri bir kemik, ama bir kuvvetli, bir kuvvetli ... Sinirdenmiş, öyle diyor annem. İnsan sinirlenince çok kuvvetli olurmuş.

Anneannem henüz sakinleşmişti ki bu sefer de büyük halanım küçük çanının sesi duyuldu. Öbür odaya koştuk. Ama annem bizi dışarı çıkartıp kapıyı kapattı…

Margarita’yla tırabzandan aşağı kaymaya başladık. En sevdiğimiz oyun bu. Ayaklarımızı küt küt vura vura yukarı çıkıyoruz, tahta basamakların çıkardığı sese çıldırıyorum. Bütün ev sallanıyor, tırabzandan aşağı kayarken çığlıklar atıyoruz. Tabii kiracılarımız evdeyken yapmıyoruz bunu; neyse ki çalışıyorlar da bütün gün evde olmuyorlar.

Annem kucağında bir sürü kirli çamaşırla bir an göründü, sonra çamaşırlığa doğru indi, gözden kayboldu. Halası üzerine yapmıştı yine herhalde. Ben olsam bu pis çamaşırları yıkamaya tiksinirdim doğrusu. Ama babam anneme bir çift pembe lastik eldiven aldı. Ellerini sürmüyor pisliklere.

Neyse ki anneannem var. Her gün bir çılgınlık yapıyor, biz de eğleniyoruz. Dün Sofia’nın bir şişe mürekkebini içti. Likör zannetmiş. Ağzının tadını biliyor. Annem saçını başını yoldu, “Şimdi düşüp ölürse ne yaparım?” diyerek. Annemin ise ağzı buru mürekkep içinde kaldı ama verdiği cevaba baksana: “Bir uyduruk likör için ne bağırıyorsun be? Parasını veririm, yenisini alırsın...”

Bir kız çocuğunun günlüğünün bebekliğe geri dönmüş bir anneanneyle başlaması tuhaf değil mi?” diye düşündü Margarita. Kendisini bildi bileli anneannesi Klioniki’nin aklı gitmişti. Onun İstanbulun uzak semti Samatya’daki yaşamına ait ayrıntılı hikayeleri dinlemişti annesinden. Marmara denizinin kıyısında, bir başka denize bakan evinde dört çocuğunu sıkı bir disiplinle büyütmüş. Kızları kiliseye giderlerken uzaktan herkesin gözü onların üzerinde olurmuş. “Bakın hele ‘Kambur’un kızları’ geliyor,” dermiş kahvede oturup nargilelerini fokurdatan Türkler, üç kızın güneşte pırıl pırıl parlayan tertemiz san saçlarına doğru işaret ederek. Oğlu da orada büyüyüp serpilmiş; hani sonradan yüreği parçalanarak Amerika’ya, kendi yolunu bulsun diye kardeşinin yanına yolladığı tekne kazıntısı oğlu.

Rea2

Kosta söyler dururdu; başlarda kayınvalidesinin başına böyle bir şeyin geldiğine inanmak çok zor gelmişti kendisine. Evini erkek gibi, disiplinli, hesaplı, demir bir yumrukla yöneten bu kadın kendisinden yaşça çok büyük olan kocası henüz damadı onu tanıyamadan ölmüştü birdenbire elindeki avucundaki parayı Türk çocuklarına dağıtmaya başlasın, para bitince de hükümetin emekli maaşlarını gitgide daha uzun aralarla ödediğinden yakınmaya başlasın... Kayınvalidesinin dediğine göre hükümet zavallı insanlara bir yılda daha az emekli maaşı ödemek için bu numaralara başvuruyormuş. Klioniki kocasının emekli maaşını alıyordu; kocası Türk ordusunun üniformalarına şerit üreten bir imalathanede çalışan ustalardan biriydi.

Bir seferinde, davet edildiği evde ikram edilen tatlının kaşığını yanına alıp gelince, artık anneannelerinin o eski anneanne olmadığını hepsi anlamıştı. O zamandan ta öldüğü güne kadar hep evden kaçıp gitme düşleri kurdu durdu. Evden kaçsın, artık kim olduklarını bile bilemediği ev halkından kaçsın, kendisini dehşete düşüren bugünden kaçsın, geçmişin güvenli kanatları altına sığınsın, hafızasındaki tek hatıra olarak yerini koruyan Samatya’ya gitsin, sıcak baba ocağının çatısı altına sığınsın.

...Ama bunlar dün olmuştu; oysa Virginia Teyze her gün başımdan geçenleri yazmamı söylüyor bana. Sanki bir arkadaşımla konuşur gibi yazmalıymışım. Hem düşüncelerini de eklemelisin, diyor. Düşündüğüm gibi yazayım bari günlüğüme. Her ne kadar arkadaşlarıma bütün düşündüklerimi söylemesem de...

Şimdi de, girişten sonra bugüne geliyorum.

Margarita çığlık çığlığa tırabzandan kayarken ve ben de ayaklarımı var gücümle yere vura vura basamakları çıkarken dış kapı açıldı ve hülyalı küçük hanımımız, yani ablamız Sofia kapıda göründü. Virginia Teyzeme bakılırsa “erken gelişmiş” Sofia. Belki de bu yüzden bu kadar deli. Bir bakarsın bizi hiç fark etmeden yanımızdan geçer gider, bir bakarsın hiçbir sebep olmaksızın avaz avaz azarlar, çok arada bir de okşar, şarkılar söyler bize. Sesi çok güzel.

Sofia’nın sesi… Margarita’nın gözlerinin önüne büyük ablasının şarkı söyleyen hali geldi. Çünkü sadece sesi değildi güzel olan, sesindeki tutku, başını yana doğru atışı, şarkı söylerken ellerini kullanışı… Yıllarca Margarita, şarkı söylerken başını yana atarsa sesinin daha güzel çıkacağını sanmıştı. Göğe Yükselme” bölümünde Sofia, Mezarını Çiçeklerle Bezedileradlı ilahiyi söylerken tüm cemaatin tüylerinin ürperdiğini hissederdiniz. Tam bir huşu içinde kendinden geçerdi insanlar onu dinlerken...

Şimdi de ne zaman evine gitseniz, transistorlu radyo hep açıktır, kendisi de eşlik eder şarkılara, yemek yaparken, kızının saçlarını tararken, Stratonun gömleklerini yıkarken, yaptığı kumaş çiçeklerin yapraklarını ütülerken… Yunanca olsun, Türkçe olsun bütün şarkıların sözlerini ezbere bilir.

Rea3

Çizer: Eda Çağıl Çağlarırmak

“Neyse ki Kosta’nın güzel bir tenor sesi var,diye düşünürdü Gliko; çünkü kendi sesi berbat olduğu gibi ailede hiç kimsenin de güzel sesi yoktu. Aksi halde bu kız bu Allah vergisi güzel sesi kimden almış diye meraka kapılabilirlerdi etrafındakiler.

… Bugün sinirlerimiz üzerimizde maşallah. “Evi yıkacaksınız”, “bu ne gürültü,” gibi sözlerle bizi bir güzel terslemekle kalmadı, Margarita’nın örgüsünü çekti, o da gitti onu ısırdı, sonra yukarı çıkarken benim koluma bir çimdik attı. Çok acıdı ama hiç bağırmadım; yalnızca suratına buz gibi bir bakış fırlattım çünkü biliyorum ki bu onu daha fazla kızdırıyor. Neyse beni bıraktı ve hışımla odasına girip kapısını kapattı.

On üç yaşını bitirdiği geçen yıldan beri kendine ait bir odası var. Dapdaracık bir odaydı, yüklük olarak kullanıyorduk; tutturdu, ben bu bebeklerle ders çalışamıyorum diye. Bunun üzerine Todori çağırıldı, bir güzel boyadı odayı, sonra içine bir yatak ve açılınca çalışma masası haline gelen bir kitaplık sığdırıldı. Keşke benim de böyle bir açılır kapanır yazı masam olsa, şu anda yaptığım gibi orta masasının ya da dizlerimin üzerinde yazmasam. Her neyse, işte oraya kapanıyor sabahtan akşama. Arkadaşı Roza da geliyor, birlikte ders çalışıyorlar. Bence bütün yaptıkları laflamak, gizli gizli gülmek, annem de dinlensinler diye saat beşte kahvaltılık bir şeyler taşıyor odalarına. Ama gördük karnesini. Zar zor geçti sınıfı. Gayet eminim ki öğretmeni Bay Nestoras ona kıyak geçmiştir, ne de olsa babamın tavla arkadaşı. Benim kendime ait odam yok, ders de çalışmıyorum ama sınıfın birincisiyim. Öğretmenim de böyle diyor.

Bugünlük bu kadar. İyi geceler.

“Ah Niki, kendini hep ne çok önemsedin.” Ama Niki ablasının iyi öğrenci olduğu doğruydu. Margarita Zapyon’da müdür yardımcısının odasının taşınmasına yardım ederken dolabın birinde bir sürü iftihar listesine rastlamıştı. Bu okulda okuduğu tüm yıllar boyunca Niki’nin adı ya birinci ya da ikinci sıradaydı. Performansıyla ve başarılarını kolay elde etmekle övünürdü hep. Başkalarının zayıf yanlarını hoşgörüyle karşılamazdı. Kendisine göre anlaşılması çok basit olan şeyleri öğretmek için hiçbir gayret sarf etmez, “Bileşik sayılar niye girmiyor kafana, anlamıyorum gerçekten Margarita,” derdi mesela.

Ama öğretmenler, aynı okulda ablası okumuş diğer çocuklara yaptıkları gibi, ona hiçbir zaman ablasını örnek göstermediler. Gerçekten zordu durumları. Ne diyebilirlerdi ki, Ablana benzemeye çalış,” nasıl desinler?

Kocası Pateranga’nın arkadaşı olan bir edebiyat öğretmeni vardı, sadece o ara sıra Margarita’yı kenara çekip sorardı Niki’yi. Bir keresinde endişeli bir yüzle, “Niki nasıl? Haber alıyor musunuz?” diye sormuştu. Kıpkırmızı olmuştu Margarita, ağzından fısıltıyla bir iki sözcük çıkabilmiş, Nikinin büyük ablalarına ara sıra mektup yazdığını, iyi olduğunu söyleyebilmişti. Öğretmen hanım kafasını iki yana sallamıştı yazıklanarak. O da için için heba olan büyük yeteneğe yanıyordu belli ki.

Niki meselesi bütün çevrelerinde tabuydu aslında; kimse bu konuyu asla ağzına almıyordu; Margarita ise, Niki’yi yakalayıp temiz bir sopa çekmek arzusuyla yanıp tutuşmuştu uzun yıllar.

rea_symbol

İtaatin Reddi

Rea Stathopulu

Rea Stathopulu’nun İstanbul’da yaşayan Rum bir ailenin 1950’lerden 1970’lere uzanan hikâyesini, küçük bir kızın günlüğü ve aile içi ilişkiler üzerinden anlatan ve gitmeye mecbur bırakılmanın yaşamlara ve kimliklere nasıl etki ettiğini gösteren Pedal Çeviren Kadınlar kitabından bir bölümü GÖRÜNmeyEN İZLER?sergisine bir güçlenme denemesi anlatısı olarak yazarın izniyle dâhil ettik.

Çocukluktan yetişkinliğe, farklı yaşlardaki altı kadının hikâyesi üzerinden Türkiye tarihine nasıl bakılır? Özellikle bu kadınlardan biri anneanne Klioniki ise ve anneanne Klioniki, 6–7 Eylül 1955’te İstanbul ve bazı diğerşehirlerde, başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimlere yönelik acı bir pogrom yaşadıysa?

Saldırılar sırasında Rumların evlerinin, işyerlerinin ve ibadethanelerinin tahrip edildiğine, talan, ölümler ve tecavüz vakalarına tanık olduysa ve yaşadığı bu travmatik olaylar nedeniyle göç etmek zorunda kaldıysa? Pedal Çeviren Kadınlar kitabını, bu sorular eşliğinde ve sadece anneanne Klioniki üzerinden okuduk ve Anneanne Klioniki düşündük.

Anneanne Klioniki, 6–7 Eylül’ü anlatmıyor, politik analiz yapmıyor, anı yazmıyor. Ama kendi yöntemiyle hem pogromla hem de patriyarkiyle hesaplaşmaya başlıyor. Davranışlarına sızan travmayla yerinde duramıyor, ev düzenini bozuyor, parasını dağıtıyor, mekân ve zaman algısını yitiriyor.

Anneanne Klioniki
Anneanne evin sınırlarını gevşetir. Onunla birlikte odalar biraz genişler, saatler acele etmeyi bırakır, eşyalar nereye ait olduklarını hatırlamak zorunda kalır. Düzen hala oradadır ama artık her şeye yetmez.
Anneanne fazla gelir. Bu fazlalık taşar. Taşma sessizdir; yüksek sesle olmaz. Bir bakışta, bir harekette, beklenmedik bir kararda belirir. Anneanne, bu anlatıda “aklını yitirmiş” biri olarak resmedilse de düzenin, ölçünün ve terbiyenin dilinden düşmüştür. Anneannenin susmayı reddeden deliliği taşan bir hafızadır. Sığmayan bir zamandır.
Kafasına peçete koyup “Samatya’ya gidiyorum” dediğinde yaptığı şey bir yön tayinidir: Hafızanın bildiği tek pusulayı takip eder. Samatya bir semt olmaktan çok hatırlamanın coğrafyasıdır. “Baba ocağı” denilen yer, aslında baba figüründen çok daha eski bir şeye açılır: Bir kadının, kendisini tanıyan mekana, yani geçmişteki “ben”ine dönme girişimi. Güncel hayatın yabancılaştırıcı ev içi rejiminden kirli çamaşırlar, kapatılan kapılar, büyüklere göre ayarlanmış sessizlik kendini geri çekip, belleğin sıcak ve acımasız ışığına yürür. Anneanne zamanın yanlış tarafına yürür.
Ev bugünle meşguldür. Yıkanacaklar, toplanacaklar, ertelenecekler vardır. Kapılar kapanır, sesler ayarlanır. Anneanne ise günlerin arasındaki dar aralıkta dolaşır. Orada takvim işlemez. Ölçü gerekmez. Bu yüzden huzursuzluk yaratır; çünkü bazı boşluklar doldurulmak istemez.
Anneannenin kaybı, hafıza degil, roldür. “Disiplinli, hesaplı, demir yumruklu” eski anneanne, evin erkek aklıyla akraba bir düzen kurmuştur: yönetmek, idare etmek, taşırmamak, ölçmek, tutmak. Sonra bu tutma eylemi çözülür. Sanki yıllarca biriktirilmiş itaat, bir gün elden kayar; parayı dağıtması, eşyayı karıştırması, kaşığı yanında götürmesi, mürekkebi içmesi.. Bunlar “hata” değil, ölçü mantığının reddidir. Üstelik bu reddediş, açıklama ihtiyacı da duymaz; anneanne “parasını veririm, yenisini alırsın” der ve ahlâkın ve kaygının bütün ciddiyetini boşa düşürür. Değer rejimini ters yüz eder: Kutsal sayılan şey (düzen, itibar, sağlık paniği) bir anda sıradanlaşır; sıradan sayılan şey (oyun, anlık arzu, yönsüz neşe) belirleyici hâle gelir.
Anneanne özgürlüğü, açıklaması olmayan bir kopuş olarak yaşar. Yaşlılıkla gelen görünmezlik, ona tuhaf bir imkân sağlar: Artık kimse ondan “kadın gibi” durmasını beklemez; beklese de, o beklentiyi yerine getirecek enerjiyi değil, isteği kaybetmiştir. Bu kayıp, trajik olduğu kadar politik bir açılımdır. Çünkü patriyarka, kadını önce rollerle büyütür, sonra rolleri elinden alır ve geriye kalan çıplak varoluşa “delilik” der. Anneanne durusu ile, kadınlığın toplumca tanınan biçimi dağıtır.
Anneannenin deliliğiyle özgürleşmesi, kimsenin alkışlamadığı, kimsenin “iyi ki” demediği, hatta herkesin saklamak istediği bir özgürlük olur. Anneanne, düzenin içinden çıktığında özgürleşir; ama aynı anda adlandırılır: deli, ayıp, yük, rezalet. Adlandırma, toplumsal geri alma mekanizmasıdır. “Deli”nin sözleri ciddiye alınmaz. Yaptığı şeyin bir anlamı olabileceği ihtimali de kapatılır. Anneanne Klioniki’nin en politik hamlesi, işte bu kapatmayı görünür kılmasıdır.

Grafik Tasarım: Ferhat Akbaba

Rea_stathopulu-cizimler-6
rea_invisibletraces

Rea Stathopulu

Rea Stathopulu 1950 yılında İstanbul’da doğdu. Çocukluğunu ve gençlik yıllarını İstanbul ve İmroz’da (Gökçeada) geçirdi, ardından Yunanistan’a taşındı. Doktorasını fizik dalından alan Rea Stathopulu’nun ayrıca Bilim Tarihi ve Felsefesi dalında lisansüstü diploması var. O Vasilias ton Arithmon (Sayıların Kralı) adlı bir romanı daha yayımlanmıştır. Pedal Çeviren Kadınlar romanı ise 2006 yılında yayınlandı. 

—- 

Pedal Çeviren Kadınlar Kitabı, Türkçe ilk baskısı 2006’da yapılan  roman, Rum bir ailenin 1955-1975 arası Türkiye’de başından geçenler küçük bir kızın günlüğü ve genç bir kızın düşünceleri üzerinden romanlaştırılmış. Eserde Gökçeada hakkında önemli kısımlar var.

Romanı yazarken daha çok Yunanistandaki okuyuculara bizim İstanbul ve İmrozdaki hayatımızı tanıtmak, oradan ayrılma kararı almamıza sebep olan olayları anlatmak istedim.  Roman ortak geçmişi aydınlatmak, iki milletin birbirini daha iyi tanıması, anlaması yönünde bir adım şeklinde algılanırsa memnun olurum.” 

(Sema Aslan, Milliyet Kitap Eki, Temmuz 2006)

Fikir
Meral Akkent

Proje Koordinatörü
Şehlem Kaçar

Sanat Yönetmeni
Günseli Baki

Proje Ekibi
Meral Akkent, Şehlem Kaçar
Günseli Baki, Aylin Vartanyan
Duygu Aşık, Eda Çağıl Çağlarırmak, Su Sakarya, Umay Özde Öztürk, Ferhat Akbaba

İllüstrasyonlar
Duygu Aşık

Çizgi Öyküler
Eda Çağıl Çağlarırmak

Grafik Tasarım
Ferhat Akbaba

UI/UX & Development
Berfin Ezgi Toktaş

Müze Pedagojisi Birimleri
Meral Akkent

İngilizce Çeviriler
Meral Akkent

İngilizce Editörler
Hans-Martin Dederding
Vivien Cockshott

GÖRÜNmeyEN İzler? – inVISIBLE TRACES?, İstanbul Toplumsal Cinsiyet Müzesi’nin bir sergisidir. İstanbul Toplumsal Cinsiyet Müzesi’nin tüm sergilerindeki içeriğin fikrî mülkiyet hakları, müzenin taşıyıcı kurumu Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Derneği’ne aittir.

İletişim: iletisim@istanbulgendermuseum.org